Karnımdan yazdım bunu… Quignard için

 

İlk kez yaslıyorsun karnını bir tambura. Tele dokunan mızrabın çıkardığı ses, içorganlarının arasındaki boşlukta yankılanıyor. Sana kendi iç boşluğunu duyuran tambura, acemi bir hevesle eğilmen bundan. Tamburun dışa doğru değil de içe doğru çalışındaki gösterişsiz kendindelik, bilgeliği çoğaltır sanıyorsun. Öyle olsun istiyorsun.

 

Müzik senin neyin oluyor? Sokakta bulunup eve alınmış kedin mi? Kalbin mi, elin mi? Ne o? Nasıl tarif edilir?

 

Quignard soruyu duyup seğirtiyor. Müziğin kökeninde bir yerde  bir suya atlama arzusu olduğunu söylüyor. Öylece kalakalıyoruz. “İyi ki” diyoruz “Ankara’dayız”.. “karadayız.” Ohh. Ama hem zaten biz kim, öyle Sirenlerin sesine doğru kulaç atmak kim? Herkes kendini gemi direklerine bağlatmışken, kulaklarını balmumuyla tıkamışken, kendini kaldırıp suya atmak, sirenlere doğru kulaç atmak bir tek Butes’un harcı. En çok da ona yakışıyor. Pascal Quignard, bir suya atlama arzusu olarak müziği yazıyor Butesda. Ama bu arzu, ölüm fikrinin uzağında kalamıyor uzun müddet. Köken fikri bir başlangıca işaret ediyor gibi göründüğü yerde aslında kökene duyulan hasretin, bir ölüm arzusu olduğunu da gösteriyor. Bir kez çıkıldıktan sonra dönülemeyen bütün o yerlere ve zamanlara  ancak ölerek yaklaşılıyor. Bu yüzden olacak Quignard “her müzikte kaybetmiş olduğumuz biriyle ortak bir şeyler olduğunu” söyler. Benzer bir sazı bir zamanlar Tanpınar da çalmıştı aslında; “her saz” dedirtiyordu içindeki Orpheus’çuya o da, “asıl sesini, geriye bir şeyler çağırdığı, bir çehrenin veya bir ânın etrafında ölüm kaderini kırdığı zamanlar bulur.” Ama şu fark belki de Quignard’ı bütün mütereddit musikişinaslardan ve maziperestlerden sonsuza dek ayırır: Butes’un yazarı için Orpheus temkinli pisliğin tekidir. Bir müzisyen olduğu halde penasını silah gibi kullanır, sirenlerin sesini bastırmak için. Seslerini bastırmak Sirenler’i yastıkla boğmak gibidir, oysa suda boğulmalı onlar boğulacaksa. Gemiciler onlara kapılmasın diye Orpheus gümbür gümbür kitarasını çalarken, Butes kendini kaldırıp suya atar.  KENDİNİ KALDIRIP SUYA ATAR.

 

Sahiden müzik olmasaydı bazılarımızın öleceğini düşünür Pascal Quignard. Bütün yazdıklarını düşündüğümüzde onun ölmediğini ya da ölümünü yazıya ertelediğini hissediyor insan. Yola çıktığında yazdığı “Adı Dilimin Ucu”nda ile belki de bütün ertelemelerin sonunda duran “Butes” arasında, iki nokta arasındaki en kısa yol gibi düz bir çizgi var. O çizginin üzerindeki bütün noktalar nokta olmaktan çok notalar aslında. En soyut haliyle. Her yazdığında sözü ne yapar yapar müziğe getirir Quignard. Müzik onun içinde ve dolayısıyla yazısında hiç kapanmamış, yıllardır kaşınıp açıldığı için gittikçe demlenip güzelleşmiş bir yaraya benzer. Açık bir yara gibi hep orada varlığını anımsatan müzik; kaçırılmış, görmezden gelinmiş bütün yaşam imkânlarının ruhsal taşıyıcısı olarak ürpertili bir tonla girer onun metinlerine. Galiba bu yüzden onun yazdıklarında ne vakit müziğin lafı geçse, doyumdan, hazdan, boşalmaktan, ölmekten ve dirilmekten, kederden ve zamandan da geçilir. Çünkü bir zamanlar Adı Dilimin Ucunda da yazmış olduğu gibi, her fani, günün birinde dil zafiyeti nedir, anlayacaktır. Ve o dil zafiyeti aynı zamanda düşünceyi kıskıvrak yakalayan, sırf adı henüz konulmadığı için, ya da adı dilimizin ucunda olduğu için düşünülemezi düşündürtmeyen boşluk, yalnız ve sadece müzikle seslendirilebilir. “Dilin ucundaki ad dilin kucaklayamadığı şeye duyduğu özlemdir.” (s.53) ve o özlem, Quignard’da çağırdığı bütün ilksel arzularla birlikte müziktir. Dili aşan, felsefeyi aşan, düşünceyi aşan o şey, en harikulade tanımına, kalbinde bir yaraya dönüştüğü kişinin, Quignard’ın yaşamında istendiği gibi doldurulamamış kendi boşluğuna afta değen bir dil gibi  değdikçe  kavuşur. Bizim aftımıza da dokunup, acısını kalbimize bırakarak.

photo: Lewis Morley-Florence/Italie/1950

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir